Başlıktaki cümleye yıllar önce Daft Punk’ın Random Access Memories albümünün ses kalitesi ve prodüksiyonunun nasıl bu kadar harika olabildiğini araştırırken denk gelmiştim ve o günden beri aklımdan hiç çıkmadı.

Huysuzca bir prodüktör abinin diğer herkesin “E tabii ki en iyilerle çalışmışlar efendim..” savlarının arasından altın gibi parlayan bu fikri, kolaycı gibi gözüken hatta ben çok biliyorum havalarında bir önerme gibi gelse de zaman geçtikçe ve gözlemim arttıkça ne kadar doğru olduğunu gittikçe daha iyi anladığım bir farkındalığa dönüştü.

Disko müziği 70’lerin sonunda tüm Amerika’ya oradan da İsveç sosuyla Avrupa’ya yayılmıştı. Elektro gitar ve piyano gibi normalde solo olarak icra edilmesi çok alışılmış enstrümanların daha arkaya alınması ve arka planda olmasına alışan Funk Bass partisyonları, devasa orkestral Synth ve yaylıların solo melodiler için sıkça kullanılması ilk yarattığı farklardan biri. Daha önemlisi ise belirlediği davul standardı oldu. 4/4 lük ölçüde devasa büyüklükte echolu ve reverblü davul atakları, kocaman kick drum ve trampet desenleri o zamanın gençlerinde ilk SALLA KALÇALARI BEBEĞİM ateşini uyandıran kıvılcım olmuştu.  Çok karmaşık şeylerden bahsetmiyorum gerçekten, özetlemek gerekirse ilk DIPTIS DIPTIS ritimlerinden bahsediyorum.

Yıllar geçti dünya globalleşti ve disko müziği yerini EDM, House, Techno ve elektronik müziğe bıraktı. İşte tam burada ayrılıyoruz. Çünkü ben yerini bırakmadığını, sadece form değiştirdiğini düşünüyorum. Son yıllarda ne kadar Indie Pop, Indietronica, Drum&Bass ve hatta House dinlersem dinleyeyim tek duyduğum şarkının kemiklerinde hissedilen disko dönemi müziğe bayılan prodüktörlerin kıs kıs gülmeleri.

Çünkü o insanlar biliyorlar ki artık modern müzik dinleyicileri “yok ya ne diskosu, ben weeknd seviyorum” derken The Weeknd’in müthiş bir modern Michael Jackson olduğunu ve işin özüne indiğinde disko müziği yaptığını düşünmüyor.

Ya da “Ben bu aralar Indie-Pop, Synthpop dinliyorum” dediklerinde Capital Cities’in modern bir Modern Talking olduğunu düşünmüyorlar (hehe kelime esprisi).

Yazının tümüne tesir eden, bu düşüncenin başlangıç noktası ve yine The Weeknd’in Starboy ve birkaç şarkısında daha imzası olan bir isim var ki değinmeden geçemeyeceğim; Daft Yüce Punk

Daft Punk ismiyle anılan bu iki fransız deha arkadaş 90’lı yılların sonlarından beri müzik piyasasını ve prodüksiyon süreçlerini değiştirmiş, bırakın gidişatı tahmin edip ona yönelmeyi doğrudan gidişatı değiştirmişlerdi. Bunların hepsine daha sonra detaylı olarak Daft Punk konulu yazılarda değineceğim fakat ufacık açmak gerekirse birkaç kelime buna yetecektir;

Random Access Memories ve açtığı yollar…

2013 yılında çıkarttıkları bu devasa albümün en büyük hit şarkısı Get Lucky’yi bilmeyen, duymayan yoktur. “Ne var ki dinledik geçti gitti” denebilir gayet, fakat olayın aslı bundan daha büyük. Tek tek örnek verecek olursam bu yazı bitmez fakat dikkatli dinlediğinizde her yıl patlayan veya patlamaya çalışan bütün şarkılarda bu albüme ve o hitlere öykünme sezebilirsiniz. Yanlış anlaşılma olsun istemiyorum bu çok doğal ve hep olan bir süreç. Şarkılar şarkılara benzer yapacak hiç bir şey yok. Hatta Daft Punk’ın kendisi bile bunu oldukça çok yapıyor. Belki bu şarkı tanıdık gelecektir;

Evet, evet diyenleri duyar gibiyim. Özellikle gitar partisyonlarının benzerliğini gözden kaçırılması imkansız bir detay. Evet, benziyor çünkü bu şarkının da gitar partisyonlarını çalan yılların usta Funk gitaristi Nile Rodgers.  Ve yine evet Random Access Memories’in gitarlarının başında da kendisi vardı. Yine aynı albümde diskonun babası ve daha önce birlikte çalışmışlıkları olan Giorgio Moroder adına ithafen bir şarkı olduğu konusuna hiç girmeyeceğim.

İşte deha burada devreye giriyor, Daft Punk onlarca yıl öncede kalmış bu tonları bizzat kendi yaratıcısı ile çalışıp kendi vizyonları ile birleştiriyor ve ortaya bir sanat eseri çıkartıyor. Ardından aynı şekilde problem de burada devreye giriyor çünkü zaten bu şekilde ortaya çıkan bir sentezi, ana madde zannederek doğrudan Daft Punk kopyalanmaya çalışıldığında ortaya ilhamın-ilhamı mutant bir sonuç çıkıyor. Şahsen sampling denen bu mekanizmaya karşı değilim, bunun tıpkı zamanında Andy Warhol’un ortaya çıkardığı Pop-Art’a benzer bir çeşit sanat formu olduğunu düşünüyorum. Daft Punk ve bir çok diğer müzisyenin bunu yapmasının ana sebebi insanların artık bir şarkıyı sevip sevmediklerine karar vermek için 30 saniyeye sahip olmaları ve onlara bir an önce tanıdık, “Sanki bir yerlerden tanıdık geliyor” diyecekleri bir şeyler sunmak.

Sonlara gelmek gerekirse disko müziği halen modern müziğin çok önemli bir kısmının iskeletini oluşturuyor çünkü insanlar hala kalçalarını sallamak ve marş niteliğinde melodiler ile bol nakaratlı, bol tekrarlı müzik dinlemek istiyor. Bir sonraki yazın şarkısı belki de size daha tanıdık gelir.